/ Genel Başkan'dan / Kriz Gümbür Gümbür: Ya Biz?

Kriz Gümbür Gümbür: Ya Biz?

on Nisan 24, 2019 - 9:02 pm Kategori: Genel Başkan'dan

2001 krizi sonrası iktidara gelen AKP’nin 17 yıldır övünç kaynaklarının başında ekonomik istikrar geliyordu. Şimdilerde o istikrarın yerinde yeller esiyor. Trump’un bir tweeti ya da bir gerilimin ayak sesleri doları zıplatmaya yetiyor. Ulusal ve uluslararası konjonktürdeki değişimler, aşırı kırılgan Türkiye ekonomisini yaprak gibi titretiyor.

Elbette kapitalist bir ekonomide öyle ya da böyle krizler olacak; bu sistemin kaçınılmaz bir özelliği. Ancak Türkiye’de şu anki krizin daha ağır geçmesinin ve toparlanmanın uzun sürecek olmasının ardında AKP’nin ekonomi politikaları var.

Yoksulun Sırtından Bütçe Disiplini

1980’lerden AKP iktidarına kadarki dönem boyunca borç yükünün asıl sahibi devletti. 2001 krizinden sonra ise IMF anlaşması uyarınca emekçi-halk düşmanı uygulamalarla bütçe açığını yüzde 3’ün altına geriletecek bir bütçe disiplini uygulandı. 2002 sonrasında borç denklemleri değişti ve yurtdışından akan ucuz ve bol para özel sektörün borç hanesine yazıldı.

Ancak son birkaç yıldır bu tabloda değişim var. AKP kendisi için kritik seçimleri kazanmak adına bütçe disiplinini gevşetti. Mesela yerel seçimlere kadar kullanmak için Merkez Bankası’nın karını Hazine’ye aktarma işini Nisan’dan Ocak ayına çektiler. Böylece yılın ilk üç ayında ortaya çıkan bütçe açığı 2018’in toplam bütçe açığına eşit oldu. 2015’ten başlayarak seçimlerle dolu 4 yılda vergi gelirlerinden feragat edildi; kamu bankaları aracılığıyla ucuz krediler sağlandı; teşvikler verildi…

Şimdi tekrar sıkı bir bütçe disiplini yaratma peşindeler. Ancak 17 yıl boyunca bütçe açıklarına karşı kaynak sağlayan özelleştirme gelirleri artık yok: 2003-2018 arası 62 milyar $’lık özelleştirme geliri

elde edilmişti. Şimdi ise gözlerini yoksul halktan toplanacak daha çok vergiye, kamu çalışanlarının ve emek

çilerin haklarının budanmasına, işsizlik fonu-kıdem tazminatı gibi fonları iç etmeye dikmişler. Önümüzdeki dönemde dolaylı vergilerin giderek artışı, kazanılmış haklara saldırı gibi emekçi düşmanı uygulamalarla karşı karşıya olacağız.

Müdahale Araçlarının Krizi

Yüksek miktarda borçlu (çoğunluğu döviz cinsinden) bir özel sektör var; enflasyon artmış, faizler yükselmiş durumda; üretip satmakta zorluk yaşanıyor. Özel sektörü derinden etkileyen bu krizde AKP, ekonomik çöküşü engellemek için – ki böyle bir durumda fatura kendisine de kesileceğinden – 2015’ten beri sürekli krizi öteleme peşinde. Eldeki kamu kaynakları bu amaçla çokça kullanıldı. Merkez Bankası, TL’nin değerini döviz karşısında korumak, faizi iktidarın istediği değerde tutmak için müdahaleler yaparken çok kritik olan rezervlerini tüketti. Bu rezervler, ani sermaye çıkışlarına karşı bir garanti ama o işlevi yerine getirecek kapasitede artık değiller. Merkez Bankası’nın net rezervi, neredeyse bir aylık ithalatın bile altına gerilemiş – 16 milyar dolar – durumda. Merkez Bankası, iktidarın doların yükselişini faizi artırmadan frenleme baskısı yüzünden arka kapılardan dolanarak iş çevirme peşinde. Ama bunun bedeli uluslararası sermayenin Türkiye’ye para yatırma konusundaki güvenini sarsmak oluyor. 2 Mart’a kadar 586 milyon dolar gelmişken swap işlemlerine kısıtlama yaptıkları 29 Mart haftasında – son 4 yılın en yüksek haftalık çıkışıyla – 1,4 milyar dolarlık çıkış gerçekleşti. Bu durum, sıcak para akışına delicesine bağımlı bir ekonomi açısından büyük bir açmaz!

AKP’nin krize diğer bir müdahale aracı olan kamu bankalarının durumu da iç açıcı değil. AKP direktifleriyle batık kredileri kurtarmak için kamu bankalarının kredi hacmi tehlikeli şekilde arttı. BDDK verilerine göre kamu bankalarının 28 Aralık-12 Nisan döneminde kredi hacmi 100 milyar TL’ye yakın arttı. Ve bu krediler geri dönüşü konusunda büyük soru işaretleri olan krediler.

Ne Dövizi Ne Faizi Yerinde Tutabilirler

İktidar ekonominin tamamen gümlemesini seçim öncesi engellemek için döviz/TL kurunu ve faizleri düşük tutmak için elinden geleni yaptı; hatta koşullarını zorladı. Ancak işler önümüzdeki günlerde iktidarın müdahalesiyle toparlanmayacak noktaya hızla gelebilir. Öncelikle ABD ile S-400 üzerinden yaşanan gerilim bir kırılmaya gebe. Bunun dışında ödenmesi gereken büyük bir dış borç var ve çoğunluğu döviz cinsinden. Türkiye’nin toplam 445 milyar dolarlık dış borcunun yüzde 58’i dolar, yüzde 32’si Euro cinsinden. Bu dış borç rakamının önümüzdeki bir yıl içinde ödenmesi gereken kısmı 177 milyar dolar. Bu borcun çoğunluğuna sahip olan özel sektörün ödeme yapabilmesi için borçlanması lazım. Ama borçlanma maliyeti Türkiye için artıyor. CDS olarak bilinen risk primi Mart sonunda 475 gibi rakama fırladı; bu durum borçlanma faizlerini de artıracak. Uluslararası düzeyde ABD ile ilişkilerin gerilim yetmezmiş gibi iktidar TL erişimini kısıtlayarak doları düşürmeye çabalarken, BDDK ve SPK eliyle JP Morgan’a soruşturma açarak uluslararası sermaye için risk algısını yükseltiyor. Bunun anlamı daha pahalıya, daha az sıcak para girişi olacaktır.

Kaldı ki iç piyasada da TL’ye güven kalmadığından, faizler enflasyon karşısında tat vermediğinden ciddi bir dolara kayış (dolarizasyon) gözleniyor. 2019’un ilk üç ayında 20 milyar dolar büyüklüğünde bir mevduat dövize kaydı.

Üretim Dibi Görüyor

Krizin daha da kötüye gideceğinin, uzun süren ağır etkileri olacağının en büyük göstergesi reel sektördeki tıkanma. Sanayi üretimi 2018’in son çeyreğinde yüzde 5,2; yıllık bazda yüzde 9,8 geriledi. Ara malı ve yatırım malları sanayinde daralma dikkat çekici boyutta. İşsizlik şimdiden Cumhuriyet tarihinin zirve noktasına ulaştı; resmi rakamlarla 4 milyonu geçti. Kaldı ki TÜİK’in kendi rakamlarından yola çıkarak daha geniş bir işsizlik sayısı çıkarılsa işsiz sayısının 7 milyonlarda olduğu görülüyor. Üretimin tıkanması demek, bu işletmelerin iflas etmesi ya da en azından ciddi sayıda işçi çıkarması demek. Yani işsizlik rakamları daha da büyüyecek. İşsiz kalan kredisini ödeyemeyecek, alışverişini kısacak; piyasa daha da daralacak. Bütün bu gelişmeler dünya ekonomisinin de yavaşladığı bir dönemde yaşanıyor. 2001 krizi döneminde dünya ekonomisi çıkış eğilimindeydi; ucuza-bollikidite vardı. Dolayısıyla IMF ile anlaşıp emekçilere bedeli ödetilerek bütçe disiplini sağlandığında sıcak para akışıyla krizin etkileri hızla atlatılabilmişti. Şimdi durum sermaye ve iktidar açısından öyle parlak da görünmüyor. Kriz uzun sürecek, etkileri ağır olacak ve faturanın bize kesilmesine karşı mücadele etmezsek bu kriz asıl bizim belimizi bükecek. Daha şimdiden maaşlarımız soğan-patates karşısında erirken sırtımıza yükleyecekleri yeni vergiler, haklarımıza yönelik saldırılar ve enflasyon altında kalacak maaş zamlarıyla geleceği siz düşünün. Mücadele etmekten, yeni bir emekçi baharı yaratmaktan başka yolumuz yok!

0 YORUM YAP

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir